ADA TINISI

TUNE OF ISLAND

“Sometimes all of our thoughts are misgiven”

(Bazen bütün düşüncelerimiz yanılgıdan ibarettir)

Led Zeppelin, Stairway to Heaven

Anlam mı yanılsama mı?

Anlam Yanılsamaları, aşk, hatıralar ve zamanın içinden geçerken ‘anlam’ın nasıl ‘yanılsama’ya dönüştüğünü sorgulayan bir metin. Richard Bach’ın bir cümlesinden yola çıkarak, geçmişte “sonsuz” sandığımız duyguların bugün nasıl başka bir yerden göründüğünü anlatıyor. Bu yazı, yaşanmış anların doğruluğunu değil, onlara yüklediğimiz anlamların kırılganlığını kurcalıyor.

Anlam Yanılsamaları

Şimdi Ada’daki çatı katımda, o yerlere kadar uzanan pencerelerden denizin ve gökyüzünün ve karşıdaki silik adaların oluşturduğu, önümde uzanan sonsuz maviliğe bakıp elimde olmadan düşünüyorum. Şu denizin ve gökyüzünün yalınlığına ne kadar tezat, ne karmaşık hallere giriyoruz. Olmayan ‘şey’lere olmayan ‘anlam’ lar yüklüyoruz.

Sonra birden Richard Bach’ın bir cümlesi geliyor aklıma. Alında “Yanılsama” isimli kitabıyla ünlü olan yazarın kurduğu tek bir cümle, o tek cümle bütün hayatın özeti gibi. Richard ‘Sonsuzluğa Uzanan Köprü‘ isimli romanında, kırklı yaşlarında nihayet hayatının aşkını, ruh eşini bulduğunu derin derin anlatır. Onsuz o zamana kadar nasıl yaşadığını, birbirlerini nasıl tamamladıklarını, ona rastlamamış olmasa nasıl sefil bir adama dönüşeceğini ama zaten böyle bir olasılık olmadığını çünkü onların sonsuzluktan beri beraber olan iki ruh olduğunu, bu hayatta da birbirlerini nihayet bulduklarını ve sonsuza kadar birlikte olacaklarını şahane bir şekilde anlatır. Siz de böyle şahane bir aşkın var olduğunu öğrenmenin sarhoşluğu içinde kitabı bitirirsiniz. 1984 yılında basılmış bu kitapta, Richard’ın olağanüstü anlatımıyla bütün okurlara “bu da varmış, belki bir gün ben de bulurum” ümidini veren muhteşem aşk 1999’da boşanma ile sona erer.

Richard ise bir yıl sonra yeni bir aşka ve daha da sonra yeni yeni aşklara doğru yelken açar.

Richard 2010’lu yıllarda kendi sitesinde okuyucu sorularını cevapladığı köşede, okuyuculardan ısrarla gelen şu soruyu yanıtlamak zorunda kalır:

“O romanda yazdığın o muhteşem, ruhani aşk ne oldu?”.

Yanıtı ve aklıma kazınan cümle şudur:

Keşke o kitabın en sonuna not olarak “Burada yazılan her şey yanlış olabilir” deseymişim.”

Richard şu anda 89 yaşında ve 2020 yılına evlendiği yepyeni bir kadına nasıl sonsuz bir aşka baktığını fotoğraflarında görüyorum. Yani bir diğer “sonsuz aşkına”.

Peki Richard’ın romanlarına konu olan o muhteşem aşk yalan mıydı?

Değildi. Richard’ın ruhunun derinliklerine, iliklerinin kromozomlarına kadar gerçekti. Ama hayat bir tren gibi değişik ‘anlamların’ arasından geçerek yoluna devam ediyordu.

***

Pencereden bakmaya devam ediyordum. Bir balıkçı motoru geri dönüyor, küpeşte balık dolu olmalı ki, martılar teknenin üzerinde daireler çizerek tekneyi takip ediyorlar.

Bakarken birden her şeyin içinden bir ışık yükseldi. Sanki her zerreden aynı anda yayılıyordu. Gölge yoktu. Olan ne varsa, ışığın içinden beliriyor, sonra yine ışığa karışıyordu. Gökyüzü maviliğini hatırlamıyor gibiydi, ama içinden bir altın parıltı sızıyordu. Artık zamanı olmayan bir yerden baktığımı hissettim. Ne dün vardı ne yarın. Sadece bir devam vardı. Deniz bir an için cam gibi durdu. Sakin su maviden çok gümüşe dönmüştü. Zamanın yüzeyi çatlamış gibiydi. Her şey aynı anda hem çok uzaktaydı, hem de tam burada. Bir martı sesi geldi — ama o ses, havayı yarmadı, aksine havayı tamamladı. Sonra, ışık değişmedi ama sanki ışığın kendisi şekil almaya başladı. Havanın dokusu yoğunlaştı; önümde neredeyse görünmez bir şeffaf yüzey beliriyordu. Bu şeffaf yüzey sanki bir bulutun içinden geçip yavaş yavaş berraklaştı. Yüzeydeki renkler bir süre birbirine karıştı, sonra biçim almaya başladılar. Ekranda kendimi gördüm.

Şimdi, başka bir evrende, başka bir boyutta yaşanmış gibi gelen kendime ait bir hikayede kendimi izliyorum.  

Görüntüde beyaz badanalı bir odadayım. “Stairway to Heaven” çalıyor radyoda, Almanya’nın, bol yağmurlu bir öğleden sonrasında. Ingolstadt’ta, Münchener Strasse’deki o şirin stüdyo dairenin tek penceresinden, Almanya’nın her santimetre karesi gibi yemyeşil olan arka bahçeye bakarak camı yıkayarak inen yağmuru izlediğimi, içimde o imkansızlığı aşamama duygusunu, buruk ve hüzünlü olduğumu görüyorum. İki sene süren bitiş ve tekrar başlama odaklı, Almanya-Türkiye arasında süregelen beraberliğin son buluşması olabilirdi bu. O yüzden buruk bir mutlulukla onunla olduğumu görüyorum ve hepsi şimdi toptan çok anlamsız görünüyor.

Ekranda onun sabah erkenden çıkıp, akşam üstü döndüğü saate kadar kendimce geçirdiğim zamanları görüyorum. Gün içinde onu ne kadar özlediğimi de. Genellikle yürüyüşe çıkıyorum. Almanya’nın bana hep peri masallarındakini andıran evlerle donanmış gibi gelen sokaklarından, bazı evlerin de resmini çekerek kasabanın merkezine doğru yürüdüğüm ekrana yansıyor. Danube Nehrinin üzerindeki köprüden de geçip, her Alman kasabasında olan o trafiğe kapalı alışveriş alanında mağazalara baktığımı, bir kafede bir şeyler yiyip içtiğimi, bütün bunları yaparken onu çok özlediğimi ve sonra onunla buluşup, çok mutlu bir şekilde eve döndüğümü izliyorum.

Hafta sonuna rastlayan günümüzde Riedenburg’a gezi yaptığımızı, yine nehir kenarında, yeşillikler içinde, tipik, güzel mimarili köyün çevresindeki mağara dolu ormanlık tepede yürüdüğümüzü, onun bana bu mağaraları anlattığını, sonra nehir kenarındaki kafelerden birine oturup çay-kahve-pasta aldığımızı. Kafenin bir tarafında bir orkestranın çalıp söylediği dans müziğinin Almaca şartlanması nedeniyle kulağıma marş gibi geldiğini ekranda görüyorum. Yaş ortalaması altmış beş-yetmiş olan çiftlerin dansa kalktığını, partneri olmayan kadınların da birbirleriyle dans ediyor olmasını da tuhaf karşıladığımı izliyorum, bunlar olurken onunla belki de bir daha hiçbir araya gelmeyeceğimizi düşündüğüm an yansıyor ekrana.

Birebir hissettiğim duygular önümdeki ekrandan akıp gidiyor ama bana hiç bir şey ifade etmiyor. Bu kadar derin yaşadığım anların şimdi nasıl da anlamsız olduğunu duyarsız bir şekilde algılıyorum.

Yine ekranda ona kızdığımı ama bir yandan da anladığımı görüyorum. Bir keresinde artık onun umarsızlığının verdiği acı doluyor, taşıyor, dışa vuruyor ve “ben gidiyorum” dediğimi, onun her zaman İngilizce konuşmamızın aksine nedense bu kez Almanca “gitme, burada benimle kal” dediğini, bu “Gitme burada benimle kal”ın anlamının “Çünkü seni çok seviyorum ve bir daha kaybetmek istemiyorum, gitme, sevgimiz böyle, bu şekilde devam etsin” olmadığını ve aslına “Çünkü şunun şurasında iki gün daha birlikte olacağız, şimdi olay yaratmayalım da bu iki günün keyfini çıkartalım, nasıl olsa bir daha görüşmeyiz” olduğunu anladığımı görüyorum.

O anki hüznümün saçmalığına hüzünleniyorum.

Sonra Münih havaalanında beni yolcu ederken oturduğumuz kafe geliyor ekrana, artık ayrılmamıza dakikalar kala, ben bu imkânsız (mıydı?) ilişkinin devam edebileceğine dair bir belirti arıyorum gözlerinde ama onu sıkmamak ve böylece bu olasılığı da yok etmemek adına hiçbir şey sormadığımı da acı bir gülümseme ile izliyorum, -çünkü, eğer bir strateji gerektiriyorsa aslında o ilişki yok demektir- Demek bunu o sırada henüz anlamamışım.

Tekrar ekrana yoğunlaşıyorum, o sırada onun daha önce Ankara’dan ayrılışlarından biri görünüyor şimdi. Sıcak bir Eylül gününde (çünkü doğum gününü birlikte geçirmek için gelmişti) onu yolcu ettiğimi, uzun uzun sarılmamızı ve masmavi gözlerinin dopdolu olup bir iki damla yaş yuvarlanıverdiğini görüyorum. Sonra, o kapıdan geçip gittikten sonra kendimi boş bir çuval gibi hissettiğimi, hemen gidemediğimi, uçağın kalkmasını camdan izleyip, gökyüzünde bir nokta olup sonra da kayboluncaya kadar arkasından baktığımı görüyorum. O anda o “Boş çuval gibi olma”nın derin anlamsızlığını fark ediyorum.

Bir keresinde de onu Antalya havaalanında karşılamıştım, şimdi o vardı ekranda. Yılbaşını birlikte Alanya’da geçirmeğe karar vermiştik. O gün Antalya havaalanında onu iki saatten uzun süre beklediğimi ve uçak inip, o kapıdan çıktıktan sonra birbirimize koşup, sarılmamızı ve o beni kucağına alıp birkaç kez havada döndürdüğünü de orada beklediğime tanık olan birinin “beklemeğe çok değermiş” dediğini, coşku içinde kucaklaşmaya devam ettiğimizi ekranda izlerken düşünüyorum:

“Ne güzel, birbirimizi çok mutlu etmişiz. Bu gezegendeki yaşamda bir anlam varsa o da bu olmalı; Mutluluk vermek. Mutlu olmak. İyi olmak.

Ekranda bazı akşamlar o cam kenarındaki minicik masada şarabımızın da eşlik ettiği yemeklerden bir an beliriyor. Benim kafayı bulmamın en büyük belirtisinin çok fazla gülmem olduğunu bildiği, bir keresinde yakındaki pizzacıdan dönüşte eve yürürken iki kadeh şarabın etkisiyle bir gülme krizine girdiğimi, gülmekten yere düşer gibi olduğumu ve onun da beni tutmaya çalıştığını ve dayanamayıp onun da kahkahalarla güldüğünü görüyorum.

“Ah işte ne güzel bir an” diye aklımdan geçiyor, izlerken. Çünkü anlamsızlığın keyfini her daim çıkarmak gerek.

Londra’da kiraladığımız evde de birlikte yemek yapıp şarap eşliğinde güzel sofralar kurduğımuz anlar akıyor ekranda. Tarihin belki en soğuk günleriydi Londra’da. Ev ise sıcacıktı. Alanya’daki yılbaşından bir sonraki yılbaşında bu kez Londra’da buluşmuştuk. Orada da, Hard Rock Cafe’den birer tişört aldığımızı, onu da onunla ilgili anı olarak hala sakladığımı görüyorum ekranda.

“Niye saklamışım ki gerçekten” diye düşünüyorum. Şu an eski bir kumaş parçasından başka bir şey değil. Boşuna yer kaplıyor. Anılara ilişip kalmak niyeydi ki?” diye düşünüyorum.

Görüntüler tekrar akmaya başlıyor sonra. “Stairway to Heaven” çaldığı sahneye geri dönüyor, camdan dışarı, bahçeye ve camı yıkayan yağmura baktığımı, bunun son buluşma olmadığını ummak istediğimi ama umamadığımı, Robert Plant’ın meleksi sesinin ve şarkının olağanüstü tınısının gönlümü biraz ferahlatmasına rağmen, gözlerimden yaşlar süzüldüğünü görüyorum ekranda.

Sonra görüntüler suya düşmüş gibi dağılıyor. Deniz maviye dönüyor, gökyüzü tekrar masmavi parlıyor. An dünyanın en değerli ‘şey’i haline geliyor.

***

Bazen bütün düşüncelerimiz yanılgıdan ibarettir”.

Led Zeppelin, Stairway to Heaven


Aynı evrenden başka yazılar:

“O”

“İyilik Kotası”

BİR MELODİ, BİR YABANCILIK


Leave a Reply

Discover more from ADA TINISI

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading