ADA TINISI

TUNE OF ISLAND

Bu yazı, Sirius sembollerinden yola çıkarak, iyilik, adalet, sabır ve yanılsama üzerine; zamanlar, bedenler ve evrenler arasında dolaşan bir dönüş hikâyesi.

***

Nisan Gecesi

SİRİUS – Kavurucu

Sirius, Sirios

Bu gezegendeki son dakikalarını üşüyerek geçirmek istemezdi. Üşümekten nefret ederdi. O yüzden gidip bir uyku tulumu edinmişti. İçi kalın miflonlu, su geçirmez, açık fosfor mavisi bir tulumdu. Yumuşacıktı. Gezegendeki son dakikalarını sıcacık ve yumuşacık geçirerek tatlı bir sonsuz uykuya dalacaktı. Aç olmaktan da nefret ederdi. O yüzden sevdiği közlenmiş domates, yeşil biber ve peynirli sandviçini hazırladı. Çaysız da olamazdı. O çok lezzetli çayını hazırlayıp termosa döktü. İçine bir portakal dilimi ve küçük bir limon kabuğu ekledi. Evi gözden geçirdi. Arkasından “Amma da dağınıkmış” denmesini istemiyordu. İyice giyindi, uyku tulumunu, sandviçini ve çayını alıp dışarı çıktı.

Soğuk bir Nisan gecesiydi. Ada’nın şahane kokusunu soğuk soğuk içine çekti. Loş, dar sokaklardan yürüyüp, aydınlık ana caddeye çıktı. Dalga sesleri kulağına müzik gibi geldi. Uzun, tenha caddeyi geçip limanın karşısındaki mezarlığa geldi. Bildiği en güzel mezarlık idi bu. Deniz ve Ada’nın her zerresine sinmiş kekik kokulu. Doğru anneannesinin mezarına gitti. Taşta “Nur İçinde Yat Anneciğim” yazıyordu. Annesinin bu mezarı yazdırırkenki duygularını merak etti tekrar. Bir pişmanlık ve affedilmeyi istemek miydi hissettikleri? Neyse, bunların şu an önemi yoktu. İşte hep gömülmek istediği mezar buradaydı. Ada’da, deniz kenarında ve anneannesinin koynunda. Mezarın kenarına oturdu. Uyku tulumunu yere bıraktı. Yürürken acıkmıştı. Sandviçini çıkardı. Termosun kapağını açtı. Mis kokulu çaydan bir yudum aldı. Sandviçinden bir ısırık. Sonra cebinden hapları çıkardı. İki kutu hap tam yüz tane idi. İlk hapı ağzına attı. Bir yudum çay aldı. Sandviçini yemeye devam etti. İlk hap bütün bedenini bir anda gevşetmiş, çok tatlı bir huzur yaymıştı. Her alışında böyle olurdu. Ama bu kez ikinciyi, üçüncüyü, beşinciyi ve altıncıyı aldı. Bir yudum çay daha. Acele etmeliydi, yoksa o kadar gevşeyecekti ki, hepsini içemeyebilirdi. Çay ve sandviçle beraber ikişer üçer yutmaya başladı. Hepsi bitince termosu mezarın yanına bıraktı.

Bedeninin kontrolünü kaybetmek üzereydi. Uyku tulumunu aldı. Mezarın üstüne sermekte biraz zorlandı. Adımını mezara attı, öbürünü de. Tulumun içine girip sırtüstü uzandı. En sevdiği yerde, en özlediği kişilerden birinin yanındaydı ve en sevdiği gökyüzünün altındaydı; ona son kez baktı, yüksek ağaçların dalları ve yaprakları arasından parlak lacivert, net ve ışıl ışıl olduğunu gördü.

Gözleri iyice ağırlaşıyor, bedeni mutlu bir külçe gibi gevşiyordu. Sımsıcak, tatlı bir uyku bütün hücrelerini sarmıştı.

Tam karşıda, batıda gökyüzünün en parlağı, en mavisi, Eski Yunancada her sene en sıcak zamanda, temmuz sonlarında gökyüzünde yeniden görülmeye başladığı için “kavurucu, sıcak, yakıcı” anlamındaki “Seirios” (Σείριος)’tan gelen Sirius yıldızı gördüğü en son şey, bu gezegenin kavurulucuğu da düşündüğü en son şey oldu.

Sonsuzluk

Yüzeyi çatlamış zaman

Önce “saçmaladın” diye bir tını hissetti. Sonra her tarafta başka bir güneş parlıyor gibi gördü. Ama hiçbir yerde görülmüyordu; ne ufuk çizgisinde, ne denizin içinde. Ama her şeyin içinden bir ışık yükseldi. Sanki her zerreden aynı anda yayılıyordu. Gölge yoktu. Olan ne varsa, ışığın içinden beliriyor, sonra yine ışığa karışıyordu. Rüzgârın sesi bile farklıydı. Ne soğuktu ne sıcak. Bir tür denge gibiydi — ölümle yaşam arasındaki o ince, sessiz nefes. Gökyüzü maviliğini hatırlamıyor gibiydi, ama içinden bir altın parıltı sızıyordu. O, artık zamanı olmayan bir yerden bakıyordu. Ne dün vardı ne yarın. Sadece bir devam vardı. Bir bir akış vardı havada. Koku yoktu, ama taze bir “varlık” hissi… Rüzgâr bile bir şey söylemeden geçiyordu. Zamanın yüzeyi çatlamış gibiydi. Her şey aynı anda hem çok uzaktaydı, hem de tam burada. Bir kuş sesi geldi — ama o ses, havayı yarmadı, aksine havayı tamamladı.

Sonra kendine baktı. Hafif bilinç haline geri dönmüştü. Bu hali özlemişti. Bedenin ağırlığı, bakımı ve duyguları çok zordu. O duyguları daha fazla yaşamak istememişti. Bir daha isteyeceğini de sanmıyordu. En azından uzun bir süre. En azından iyice dinleninceye kadar. Düşününce bütün varlığı ile düşünüyordu. O gezegendeki gibi bir başı ve beyni yoktu. Her yönü aynı anda görebiliyordu. Aslında yakından bildiği bu durumu o travmatik gezegendeki deneyiminden sonra yavaş yavaş tekrar özümsemeye başladı. Etrafına bakındı, herkes neredeydi? Onun döndüğünü bilmiyorlar mıydı?

Böyle düşünür düşünmez yanında bir bilincin farkına vardı. “Saçmaladın” diyen oydu demek. “Çünkü” dedi o bilinç, “Seni beklemiyorduk. Sabretmedin, zamanının dolmasını beklemedin, görevini yarım bıraktın ve döndün.” Bunu bir yargılama olarak değil de bir durum tespiti olarak söylüyordu.

“Çok zordu.”

“Orada olan her şeyin bir yanılsama olduğunu biliyordun, buna rağmen mi katlanamadın?”. Görüntü yoktu ama tebessümle söylediğini o anlamıştı.

Sonra, ışık değişmedi ama sanki ışığın kendisi şekil almaya başladı. Havanın dokusu yoğunlaştı; önünde neredeyse görünmez bir şeffaf yüzey beliriyordu. Bu şeffaf yüzey sanki bir bulutun içinden geçip yavaş yavaş berraklaştı. Devasa bir ekrandı bu. Ekranda rengârenk içten dışa açılan iç içe daireler, yanıp sönen noktalar, titreşen yeşil fosforlu bir dörtgen, diğer tarafta turuncu fosforlu hızla titreşen bir daire, bir tarafta altında kareli bir zemin olan yeşil fosforlu titreşen bir üçgen. Hepsi çok büyük bir uyum içinde hareket ediyordu. Ayrı hareketler, aynı ritim ile.

“Kalıp biraz daha ‘koşulsuz adalet’ duygusunu temsil edemez miydin?” dedi yanı başında duran bilinç, yine tebessüm titreşimiyle.

“Edemezdim,” dedi. “Ne kadar iyi ve adaletli ve etik isen, o kadar suçlusun orada,” diye devam etti.

“Biliyorsun, seni içeri alamayacağım. Burada Karşılama Salonu’nda kalmak zorundasın. Fikrini değiştirmen beklenir; görevini tamamlamaya dönebilirsin,” dedi yanındaki bilinç.

O sırada şeffaf yüzey, bulutların arasından çıkar gibi yaklaştı. Şimdi gezegenin kendisini değil; onu evinin içinde, o gezegende en mutlu olduğu yerde gösteriyordu. Bıraktığı bedeni bu kadar yakından ve canlı görmek, ilk anda irkilmesine neden oldu. Sonra izlemeye başladı. Beden, balkon kapısı açık, deniz manzaralı bir odada, kanepede oturuyor; elinde bir kase kuruyemişle telefonda oyun oynarken, televizyonda haber programı dinliyordu. Hep olduğu gibi, dünyanın ne kadar berbat bir gezegen olduğunun kanıtı olan haberleri etkilenmeden, sadece gözlemci olarak dinliyordu. Çünkü gezegenin iyileşeceğine dair hiçbir ümidi kalmamıştı. İnsanlık karanlığı tercih etmişti. Orada, kanepede oturmuş televizyonu dinlerken, gezegende artık hiçbir işinin kalmadığını iyice hissetmeye başlamıştı.

Sonra başka bir ev belirdi ekranda. Yeni bir apartmanın zemin katındaki üç daireden birindeydi. Arka pencereler, o çok sevdiği ve hiç kaybetmeyeceğini, sonsuza dek sahip olacağını sandığı kayısı ağaçlarına bakıyordu. O anda Tülin’i hatırladı. Tülin bir buluşmalarında şöyle demişti:
“Geçenlerde sizin eski apartmanın önünden geçtim. Dayanamadım, arka bahçesine bakmaya gittim. Ve düşündüm; o apartmandakilere şöyle dedim içimden: ‘Şimdi siz burada oturuyor olabilirsiniz ama bu bahçenin en güzel zamanını biz yaşadık. En mutlu günlerimizi biz bu bahçede geçirdik.’”

Arkasından Tülin’e verdiği karşılığı hatırladı: “Kayısı ağaçları orada mıydı hâlâ?”

Ekrandaki kayısı ağaçlarının arasından bir rüzgâr geçti. Ama rüzgâr, yaprakları değil, onun içindeki bir şeyi kımıldattı. Ekran yavaşça ışığını değiştirdi; renkleri soldu, sonra yeniden belirdi. Sanki yıllar aynı anda üst üste bindi. Bahçenin bir köşesinde küçük bir kız vardı — bahar güneşinin altında, elinde küçücük bir kap. Topladığı çağlaları avucunda döndürüyordu. Bir an için, o kızın nefesini bile duyacak kadar yaklaştı. Sonra görüntü inceldi, hafifledi, neredeyse bir buğuya dönüştü. Ardından ekran karardı. Kaybolmadı; sadece ışığını geri çekti. Bir çizgi kaldı, ince bir hat. Ve o hat, çocukluktan bugüne uzanan kayıpların sessiz toplamı gibiydi.

O an anladı: Gezegen onu geçmişiyle değil, hiç kapanmamış boşluklarıyla çağırıyordu. Kayıp dediği şey aslında zamanın bir yeri değildi; her kaybın içindeki “adaletsizliğe” takılan bilincinin kırığıydı. Ve o kırık, yıllar boyunca olduğu yerde kalmıştı; hiç iyileşmemişti.

Ekran tekrar ışığını artırdı. Yeni bir görüntü yükseldi — bu kez şehir, daha karanlık. Yoğun bir hava, hızlı bir yürüyüş, sert bir söz, bir haksızlık… Hepsi aynı tondaydı, aynı renkteydi. Gezegen ona çocukluğunu değil, adaletin bozulduğu tüm anları gösteriyordu. Çünkü o, hep aynı yerden yaralanmıştı: başkalarının umursamadığı adaletsizlikler, onda derin izler bırakıyordu.

“Aileni de, olacakları da, gezegenin durumunu da bilerek gitmiştin,” dedi yanı başındaki bilinç, tebessümlü bir titreşimle.

“Evet,” dedi. “Ancak buradan bakınca, anlaşılmıyor bedenin acısı.”

“İlk gidişin değildi,” dedi yanındaki bilinç; gülümsediğini hissettirerek. “Söylediğim gibi, senin dönüşünü kabul edemeyeceğim. Eğer edersem, hayal ettiğin tarafa hemen gidemeyebilirsin. Adalet ve iyilik kotanı doldurmadan geldin. Doldurmak için dönmek senin elinde.”

“Dolduramadım mı?” dedi şaşkınlık içinde. “Nasıl olur? Elimden gelen her olumlu davranışta bulundum; bir kuyrukta bile başkasının sırasını almamaya dikkat ettim.”

“Doğru, buna çok dikkat ettin. Ama etmeyenlere çok kötü davrandın.”

“Çünkü,” dedi, “o gezegendeki herkes ama her herkes birbirine saygılı olmayı bilmeliydi.”

“Bu, senin sabırsız ve hoşgörüsüz olmanı aklamaz,” diye yanıtladı yanındaki bilinç, yine tebessümle.

Cevap veremedi. Kurallar belliydi. Bilinçlerin beden kuşanarak o gezegene gitme nedenleri, sadece ve sadece ne kadar iyilikle ve adaletler, dürüstlükle hareket edeceklerinin ölçülmesiydi. O gezegen için dizayn edilmiş olan bedenler ise bütün gezegen nimetlerine sahip olmak istiyor; bilinçler genellikle eriyip bedene teslim oluyordu. İşte buna katlanamamıştı. Hoş görememişti. Üstelik “iyilik kotasını” da dolduramamıştı. O gezegene bir beden içinde giden bütün bilinçler, dönüşte orada edindikleri mülkleri, unvanları değil; sadece ve sadece yaptıkları iyilikleri getirecekler ve sunacaklardı. Kendisi o gezegene ait pırıltılara hiç dönüp bakmamıştı ama iyilik kotasını da dolduramamış olduğunu, bu nedenle de dönemeyeceğini; eğer dönerse alt katmanlardan yukarı çıkamayacağını anladı.

“Ayrıca,” dedi yanındaki bilinç, “süreni doldurmadan kendiliğinden döndüğün için çok yüksek bir negatif puan aldın. Bunu dengelemek için, eğer dönersen, çok daha gayretli olman gerekecek. Çok daha hoşgörülü, sabırlı olmalı ve mümkün olduğunca iyilik yapmalısın.”

Bildiği bir şeyi tekrar anlamıştı.

Başı olsa eğilir, omuzları olsa düşerdi. Bedeni olsa, öbür tarafa dönerdi.

Sonra ekran birden tekrar parladı, büyüdü, genişledi; yine içinde üç boyutlu, neonlu, rengârenk geometrik şekiller senkronize olarak hareket etmeye, birlikte dönmeye, birlikte açılıp kapanmaya, birlikte titremeye başladılar. Bir şekil kendi etrafında dönerken, bir diğeri aynı ritimle titriyor; bir diğeri aynı ritimle dıştan içe, diğeri içten dışa açılıyordu. Sonra ekran duruldu. İçinde bir şarkı belirdi:

“İzin ver
Seni götüreyim
aşağıya doğru,
gürültünün inceldiği yere götüreyim seni.

Çünkü ben Strawberry Fields’e gidiyorum.

Orada
gerçek diye bir şey yok
ve hiçbir şeye tutunmak gerekmiyor.

Zaten en kolayı
gözleri kapalı yaşamak.

Böylece gördüğün her şeyi
yanlış anlamanın da bir yükü kalmıyor.

Biri olmak zor bazen,
evet —
ama tuhaf bir şekilde
her şey yine de yerine oturuyor.

Ben aldırmıyorum
Asla aldırmadım

İzin ver seni götüreyim
aşağıya doğru…
Strawberry Fields’e.

Orada
gerçek yok, dert yok,
kafaya takacak tek bir şey bile yok.

Bu Beatles şarkısındaki John Lennon dizeleri, sanki bütün gerçeği bilincime doğru haykırıyordu; ama usulca, bağırmadan. Sanki şunu diyordu:

“Dünya, ciddiye alınmayacak kadar garip
ama kalbi kırmayacak kadar yumuşak.”

Orada gerçek diye bir şey yok ve gözlerini kapatıp hiçbir yanılsamayı umursamadan yaşamak en güzeli. Eğer gözlerini kocaman açıp izlersen, çok ağır bir yükün altına girersin; yapma, yapma… Çünkü hiç bir şey gerçek değil.

Ekrana tekrar baktı; müziğin tatlı kıvrımlarıyla birlikte sözler akıyordu:

Sanırım
benim ağacımda kimse yok.

Yani…
ya çok yukarıda,
ya da çok
aşağıda olmalılar.

Şöyle ki—
o frekansa giremiyorsun belki,
ama sorun değil.

Gerçekten,
o kadar da kötü sayılmaz.

Bilinç olarak irkildi. Lennon, dünya zamanıyla onlarca yıl arayla, sonradan onun varacağı noktayı önceden yazmıştı.
Sanırım benim frekansımda kimse yok; ya çok aşağıdalar ya da çok yukarıda,” demiş ve eklemişti:
ama o kadar da sorun değil.”

Aşağı in ve yaşa diyordu sanki.
“O kadar da kötü sayılmaz.” diye ekleyerek.

Sonra yine dev ekranda şarkının üç boyutlu olarak dönmeye devam ettiğini fark etti.

Gel, aşağıya götüreyim seni.
Çünkü ben Strawberry Fields’e gidiyorum.
Hiçbir şey gerçek değil
ve dert edilecek bir şey de yok.

Lennon, “yanlış olduğunu bilsen de, hiç katılmasan da, frekansına yakın bilinçleri bulamasan da orada olmalısın” diyordu.

“Takma bunları,” diyordu.
“Aşağı in ve yaşa.”
“Fazla bir şey bekleme,” diyordu.
“Saçmalığın tadını çıkar,” diyordu.
“Anlamsızlığın keyfini yaşa,” diyordu.

***

Temmuz günü

SİRİUS / SOTHİS – Uyanış

Bilinç olarak, milyonlarca paralel evrene dağılmış olan parçalarını topladı. Yanındaki bilince döndü o da gülümsedi.

“Tamam, başka seçeneğim yok anlaşılan,” dedi.

Birden rengârenk bir girdabın içinde buldu kendini. Rengârenk bir tünelin içinden geçti; sonra birden bir şeye çakıldı. Bu çakılmayla gözleri açıldı. Rengârenk tünel, yerini bembeyaz, sepsert, dev bir ışığa bırakmıştı. Gözleri acıdı.“Neee… gözleri mi acımıştı?” Gözleri mi vardı?

Sonra başını çevirmeye, o ışıktan kaçmaya çalıştı ama başı külçe gibiydi. Anladı, bir hastane odasındaydı. Sonra, tanıdı bu dünyayı. Ağırlığıyla, sesleriyle, hatta pürüzleriyle tanıdıktı. Neden döndüğünü hatırladı birden. “İyilik”. Zaten iyiydi aslında. Kimseyi bilerek incitmemişti. Doğaya, canlılara, hatta cansızlara bile karşı dikkatliydi. Bir taşı bile denize atmazdı; taşın gitmek isteyip istemediğini düşünürdü. İyilik ve adalet, onun için bir davranış değil, bir varoluş biçimi olmuştu. Belki de sorun buydu. İyilik, fazla doğal, fazla otomatik, fazla sorgusuz hâle gelmişti. Demek ki yetmemişti.

Demek ki “iyi olmak” ile “gerçek iyilik” arasında, adını koyamadığı bir fark vardı. O fark, çabada gizliydi belki. Zorlandığı yerde. Sabırsızlığında. Hoşgörüsünün tükendiği anlarda. Kendini haklı bulduğu her yerde.

Anladı ki kotası eksik olan şey iyilik değil; biraz katlanmaydı. Biraz da bilinçli iyilik gerekiyordu. Başkalarının yükünü hafifletmeye çalışmak gibi.

Başını döndürmeye çalıştı tekrar. Bu kez biraz başardı. Etrafa bakınmaya çalıştı. Her şey bulanıktı, tepedeki floresan lamba dışında. Seçemediği sülietlerin yanına yaklaştığını gördü göz ucuyla. Gelip yanında durdular. Bir tanesi eğilip yüzüne baktı. Birkaç saniye inceledikten sonra. “Uyanmış” diye seslendi. “Uyanmış”.

Ağzını açıp konuşmak istedi, Ancak hırıltıdan başka bir ses çıkaramadı. Dili söz dinlemiyordu. Bir kere daha denedi. Yine olmadı. Yanındaki kişi “Tamam, her şey yolunda”dedi, tatlı bir sesle.

Başını sallamaya çalıştı.

“Üç aydır uyuyordun, biraz fazla uyudun bu kez, Temmuz’dayız. Bugün 19’u. Ada doldu, herkes tatile geldi. Deniz harika, hava nefis. Bir an önce kalk da denize kavuş sen de”.

“Üç ay mı” diye düşündü. “Demek beni ikna etmeleri o kadar uzun sürdü”.

Gözlerini tekrar kapadı. Kuvvet kazanmak istiyordu. Artık dünyaya başka bir gözle bakacaktı. Daha az yargılayan, daha çok iyilik getiren bir gözle.

Aynı anda çok ama çok uzaklarda, boyutlar arası ve evrenler arası bir yerde, dev bir ekranda rengarenk desenler senkronize olarak dans ederken, birden ekranın ortası açıldı, Antik Mısır görüntüleri çıktı. Orada, Antik Mısırlılar her yıl 19 Temmuz’da, tekrar gökyüzünde görünmeye başlayan ve onlara yeni ve sıfırdan başlayan hayatın müjdesini verdiğine inandıkları ve SOTHİS (Uyanış) olarak adlandırdıkları Sirius’un yeniden doğuşunu kutluyorlardı.

***

Aynı evrenden başka hikayeler;

ANLAM YANILSAMALARI

Bir Melodi, Bir Yabancılık

“O”


Leave a Reply

Discover more from ADA TINISI

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading